<p>Kurtul Gülenç ve Önder Kulak Disiplinlerarası Felsefe Kooperatifi Başkanı Hakan Çörekçioğlu ile Rönesans felsefesi, doğa ve ekoloji üzerine konuştu. </p>
<p><strong>Rönesans’ın, Ortaçağ düşüncesiyle karşılaştırıldığında özgün bir paradigma ürettiği söylenebilir mi? </strong></p>
<p>Rönesans, Ortaçağ ile birlikte pre-modern paradigmanın ontolojik, epistemolojik ve kozmolojik önkabullerini paylaşır; bu bakımdan tıpkı Ortaçağın paradigması gibi onunki de pre-modern paradigmanın bir versiyonudur. </p>
<p>Öte yandan Rönesans, teolojik Ortaçağın onay veremeyeceği tarzda animist-vitalist öğeler içeren panteist bir anlayış geliştirir. Bu anlayış, Rönesans boyunca yarı-panteist bir doğa tasarımından tam panteist bir tasarıma doğru evrilerek doğa-merkezli bir paradigmayla sonuçlanır. Evet bu bakımdan Rönesans Ortaçağdan farklıdır ama her durumda Rönesansta özgün bir paradigmaya rastlayamayız; çünkü söz konusu paradigma Helenistik dönemin doğa tasarımından, Doğu ezoterizminden, Kalde ve Mısır uygarlıklarına geri giden büyüsel düşünme biçimlerinden beslenir. Rönesans zaten düşünce yapısı bakımından da retrospektiftir; Rönesans insanı antik düşünme tarzlarını canlandırmaya çalışır ve antik felsefenin kavramlarına ve terminolojisine, onlara en fazla başkaldırdığı yerde bile sadık kalır. </p>
<p>Bruno’yu kazığa götüren yolun taşlarını döşeyen de işte bu panteist paradigmadır. </p>
<p><strong>Rönesans döneminde gerçekleşen bilimsel keşifler ve teknolojik buluşlar, dönemin özne–nesne ilişkisini ve bireyin dünyayı algılama biçimlerini hangi açılardan dönüştürmüştür? </strong></p>
<p>Rönesans insanı bütün yeni keşif ve buluşları, doğa merkezli paradigması çerçevesinde algılar. Yeni keşfedilen kıtalardan gelen bitkiler, hayvanlar ve değerli madenler, natüralistlerin Alp Dağlarından topladıkları doğal malzemeler doğanın tüketilemez bir çeşitlilik alanı olarak algılanmasına neden olur ve doğa gizemleri keşfedilmeyi bekleyen mucizevi bir varlık alanına dönüşür. Doğal olan her şeye duyulan merak perspektif yasalarının keşfiyle ve teleskop gibi yeni icatlara sonuçlanır, böylece Ortaçağın uzun süre sırtını döndüğü doğa, temel araştırma ve inceleme nesnesi haline gelir. Ama burada dikkat edilmesi gereken bir husus vardır. Rönesansın panteist ve büyüsel evren tasarımında doğa modern bilimde olduğu gibi tinselliğinden arındırılmış bir araştırma nesnesi olarak tasarlanmaz. Zira panteizmde nesne kutsalın doğrudan ifadesi olduğu için doğayı bilmek aynı zamanda kutsalı bilmek anlamına gelir. Bilimin kutsalın bilgisini verebileceği fikri, panteizme mesafe takınıp doğayı matematikselleştiren Galilei için bile geçerlidir. İnsan aklı, der Galilei, matematik ideleri bilmek bakımından kutsal akıldan sadece niceliksel olarak farklıdır, niteliksel olarak değil. Öte yandan Rönesanslı her yeni icadı, her yeni üretimi doğanın taklit edilmesi olarak görür; buna göre teknisyen ve sanatçı doğa gibi üretimde bulunan bir varlıktır. İnsan vücudundaki damarlar ile nehirler arasında benzerlik kuran, doğanın işleyiş prensiplerini eserlerinde tekrarladığını ifade eden Da Vinci bunun en iyi örneğidir. </p>
<p><strong>Rönesans düşüncesinde insan–doğa ilişkisi nasıl kavramsallaştırılmıştır? Bu dönemde doğanın temsili ve insanın doğa karşısındaki konumu hangi teorik çerçeveler içinde yeniden tanımlanmıştır? </strong></p>
<p>İnsan-doğa ilişkisi de aynı panteist ve büyüsel paradigma içinde şekillenir. Panteist düşünme tarzında, insan ile doğa ilişkisi bütün ile parça arasındaki ilişki gibi kavranırken büyüsel düşünme tarzında benzerlikler ön plana geçer. Böylece evrendeki her varlık tek bir kutsal ilkenin farklı formları veya parçaları haline gelirken kozmik benzerlikler ağında her şey birbirinin taklidine dönüşür. Bunun, insan ve doğa ilişkisi açısından sonucu insanı, doğanın benzeri kılmaktır. Böylece evren bir makro-kozmos; insan ise onun küçülmüş bir versiyonu, bir mikro-kozmos olarak tasarlanır. İşte bu benzerlik ilişkisinde insan kendini doğadan farklı, ondan üstün bir varlık olarak görmez, onun bir yansıması olarak görür. Burada insan kendini tanırken aynı zamanda doğayı öğrenir, doğayı öğrenirken aynı zamanda kendini tanır. İnsan ve doğa arasında hem epistemolojik hem de ontolojik düzlemde bir karşılıklılık ve bir uyum söz konusudur. </p>
<p><strong>Günümüz ekolojik eleştirisinin merkezinde yer alan İnsan-merkezcilik kavramı, kökenleri itibarıyla Rönesans hümanizmi geleneğine ne ölçüde geri götürülebilir? Bu bağlamda süreklilik ve kopuş noktaları nasıl değerlendirilebilir? </strong></p>
<p>Eğer insan-merkezcilikten anladığımız şey insanın kendini temel referans noktası olarak alması ve doğadan üstün bir varlık olarak tasarlaması ve bunun sonucunda ekolojik eleştirinin işaret ettiği gibi, doğayı teknik bir sömürü nesnesi haline getirmesi ise böyle bir insan-merkezciliğe Rönesansta rastlamayız. Çünkü Rönesans’ın makro-kozmos ve mikro-kozmos ilişkisinde insan böyle bir referans noktası haline gelemez; panteist düşünme tarzında da doğa teknik sömürü nesnesine dönüştürülemez. Ama modernlerin tasarladığı biçimde değilse bile Rönesansta da bir insan-merkezcilik söz konusudur. Her şeyden önce Rönesansın doğa tasarımı antropomorfik olması bakımından insan merkezcidir, elbette Rönesanslı için doğanın insan gibi arzu, tutku ve tine sahip olması bir projeksiyon değil, ontolojik bir gerçekliktir. Öte yandan Rönesans filozofları için, insan doğayı bilme gücü bakımından evrenin merkezinde özel bir yer işgal eder. Ancak insan bu merkezi konumunu doğanın en benzeri olma vasfından kazanır. Bu tür insan-merkezcilikte hem doğa hem insan kendi değerini kendi içinde taşıyan, kendinde ve kendisi için varlık alanı olarak tasarlanır. Doğanın kendinde varlık olmaktan çıkarılıp insan için varlığa, insanın kullanım nesnesine dönüşmesi 17. yüzyılın modern paradigmasının sonucudur. O yüzden günümüzün ekolojik sorunlarını Rönesansa geri götürmek haksızlık olur. Rönesans filozofları için insan, daha sonra Bacon ve Descartes’in iddia edeceği gibi doğanın efendisi değil “hizmetçisi” dir; doğa kendi büyük harmonisini resmetmek için insanı adeta elinde bir fırça olarak kullanır; ama insan bir mikro-kozmos olduğu için ortaya çıkan tablo aynı zamanda insana aittir, insanın kendi oto-portresidir. </p>
<p>Elbette bu tarzdaki insan-doğa ilişkisi doğmakta olan kapitalizme direnemezdi ve modern mekanist paradigmayla doğa Rönesans’taki son tahtını da kaybetti. İntikamı, bozulan ekolojik denge ve makineleşen insan oldu. </p>