<p>Jane Bennett “Modernite ve Eleştirileri” başlıklı yazısında modernitenin temel varsayımlarını ve bu varsayımlara yöneltilen eleştirileri incelemekte, özellikle politik teori bağlamında moderniteye ilişkin tartışmaların haritasını çıkarmaktadır. Düşünür modernlik durumunu belirleyen özsel (yerleşik norm ve dogmalara yönelik eleştirel değerlendirme yapma, bireysellik vb.) ve kurumsal (hukukun üstünlüğü ve bağımsız yargı, özgür basın, seküler bürokrasi vb.) unsurları sıraladıktan sonra söz konusu tartışmaları dört tema altında toplar: dünyanın büyüsünün bozulması ve anlam kaybı, meta fetişizmi, ideoloji eleştirisi ve son olarak doğa. </p>
<h2>MODERNLİĞİN DÖRT TEMASI</h2>
<p><strong>1.Dünyanın büyüsünün bozulması ve anlam kaybı:</strong> Max Weber modernitenin temel dinamiğini büyünün bozulması kavramı ile tanımlamıştır. Pre-modern dönemde ahlaki bir anlam ve amaçla yüklü, hiyerarşik bir yapıya sahip kozmos biçimsel bir rasyonalizasyon süreci eşliğinde büyüsünden arınmış, bilgiyi sistematikleştiren, düşünmeyi araçsallaştıran, metafizik kaygıları faydacılık ölçütü bağlamında sekülerleştiren ve geleneğe dayalı sosyal bağları zayıflatarak ilişkisel deneyimleri gizeminden arındıran yeni bir dünya inşa edilmiştir.<sup><strong>[1] </strong></sup></p>
<p><strong>2. Meta fetişizmi: </strong>Marx’ın Kapital’de çözümlediği kavram, burjuva toplumunda nesnelerin homojenleştirilerek duyusal açıdan çeşitlilik gösteren nesnelliğinin yok edildiğini ve emeğin değersizleştiği bir piyasada eşdeğer değişim birimlerine indirgendiğini bize söyler.<sup><strong>[2]</strong></sup> Tüketim mallarının putlaştırılması anlamına gelen meta fetişizmi moderniteyle içsel bir bağ kurmuş kapitalist sistemin omurgasını oluşturur. </p>
<p><strong>3. İdeoloji eleştirisi:</strong> İdeolojiyi negatif bağlamda değerlendiren Bennett bu başlık altında moderniteye yönetilen eleştirilerin çeşitliliğinden söz eder. Ona göre ideoloji eleştirisi tekil bir karşı çıkış olarak değil, farklı teorik geleneklerden gelen çoğul ve kimi zaman birbiriyle uyumsuz müdahaleler sunan bir yelpazeyi temsil etmektedir. Örneğin Horkheimer ve Adorno gibi düşünürler, modern aklın özgürleştirici olduğu kadar disipline edici ve tahakküm kurucu yönlerini kültür endüstrisi çözümlemesi çerçevesinde ifşa ederken; Nietzsche modernitenin hakikat, özne ve ahlak anlayışının (sorumluluk, suç, vicdan kavramları eşliğinde) soykütüğünü çıkarır. Tüm bu değerlendirmeler ideoloji eleştirisini çağrıştıran bir tınıya sahiptir. </p>
<p><strong>4. Doğa:</strong> Doğayı kültür imgesiyle birlikte soruşturan yazar modernitenin zengin ve heterojen öyküsü içinde üç temel düğüm noktasının belirlenebileceğini vurgular.<sup><strong>[3]</strong></sup> Bunlardan ilki anlam yitimiyle boğuşan bir sosyal düzende (Weber) ya da ekonomik adaletsizlik ve meta fetişizminin hâkim olduğu kapitalist dünyada (Marx) doğa edilgen, mekanik ve insan tarafından kontrol edilebilir bir nesne yığını olarak kurgulanır. İkinci düğüm noktası koşulsuz bir çerçeveleme (teknoloji) içeren modernlik deneyiminin kurumsal, zihinsel ve bedensel alışkanlığını reddeden Heideggerci anlayıştır. Heidegger’e göre yapılması gereken açıklık ilişkisi içinde doğayı olduğu gibi bırakmak ve kavramsal düzeyde hesaplanamaz olanı ortaya çıkarmaktır. Üçüncü ve son düğüm ise yaratıcılık ve yeniliğin güçleriyle sonsuz rekabet içinde çalkalanan bir dünyanın varlığını olumlayıcı bir tavırla selamlayan Nietzscheci anlayıştır. Bu yaklaşıma göre doğa hem kültürün malzemesi hem de kendi başına etkin bir güçtür. </p>
<h2>SPİNOZA’NIN DOĞASI</h2>
<p>Bennett, modernite eleştirilerinin önemli bir kısmının bu üç düğümün birincisini, yani modernliğin hâkim doğa anlayışını hedef aldığını vurgular. Özellikle Spinoza gibi düşünürler, doğayı insanın dışında ve ona tabii bir alan olarak değil, insanı da içeren bütünsel bir varlık düzeni olarak düşünür. Bu yaklaşım, doğayı pasif bir nesne yığını olmaktan çıkarıp, kendi içkin düzeni ve etkinliği olan bir süreç olarak yeniden kavramayı mümkün kılar. </p>
<p>Spinoza’nın doğa anlayışı, modernitenin düşünsel dönüşümleri içinde özellikle René Descartes ile yürüttüğü örtük töz tartışması bağlamında daha açık hale gelir. Descartes, gerçekliği iki ayrı sonlu töz üzerinden kurar: düşünen töz ve yer kaplayan töz. Bu kartezyen ikilik, modern özne-nesne ayrımının ve doğanın matematiksel olarak kavranabilir, dışsal bir nesne olarak ele alınmasının temelini oluşturur. Spinoza ise bu ayrımı reddeder ve tek bir töz olduğunu savunur: Tanrı ya da Doğa (Deus sive Natura). Ona göre düşünce ve uzam, bu tek tözün iki farklı özniteliğidir. Böylece Spinoza, doğayı hem düşünsel hem de maddi boyutlarıyla kapsayan içkin bir birlik olarak serimler. </p>
<p>Bu bağlamda Spinoza’nın doğa anlayışının, modernitenin hem kurucu hem de eleştirel bir momentini temsil ettiği ileri sürülebilir. Bir yandan onun zorunluluk ve akıl vurgusu, modern bilimsel düşüncenin gelişimiyle paralellik taşır; doğa, keyfi bir iradenin değil, zorunlu yasaların alanıdır ve insan aklı bu yasaları kavrayabilir. Öte yandan Spinoza, Descartes’ın açtığı özne-merkezli perspektifi sınırlandırarak insanı doğanın efendisi değil, onun bir modusu olarak konumlandırır. Bennett’a göre bu bize modernitenin doğayı araçsallaştıran eğilimlerine karşı güçlü bir alternatif sunar. Spinoza’ya göre özgürlük, doğayı kontrol etmekte değil, onun zorunluluğunu anlamakta yatar; bu da etik ve politik düzeyde daha bütüncül, insanı doğadan koparmayan bir modernlik tahayyülüne işaret eder. Bu içkinlik fikri, modernitenin özne-merkezli dünya görüşünü sınırlar ve etik-politik bağlamı yeniden düşünmeyi gerektirir.</p>
<p>Aynı şekilde Bruno Latour gibi çağdaş düşünürler de doğa ile toplum arasındaki keskin ayrımın yapay olduğunu ileri sürerek, insan ve insan-dışı varlıklar arasındaki karşılıklı etkileşimlere ısrarla dikkat çeker. Bennett buradan hareketle doğayı yalnızca “orada duran”, kontrol edilecek bir nesne yığını olarak değil, etkin, ilişkisel ve hatta belirli ölçüde “fail” olarak düşünmek gerektiğini vurgular. Eğer doğa edilgen değilse, insanın ona yönelik tahakküm kurma hakkı da soruşturmaya açık hale gelir. Böylece çağdaş tartışmalarda çevre politikaları, ekoloji ve insan-dışı varlıkların statüsü gibi meseleler felsefe ve sosyal bilimlerde yeniden tanımlanır.</p>
<p><strong>[1] </strong>Jane Bennett, “Modernity and Its Critics”, The Oxford Handbook of Political Theory, 2006, s. 214.<br><strong>[2] </strong>A.g.e., s. 218.<br><strong>[3]</strong> A.g.e., s. 222.</p>